MEDENİYET MESELESİ
Hasan AKSOY

Hasan AKSOY

MEDENİYET MESELESİ

05 Mayıs 2016 - 21:22

“Bu hafta ki kavgamızın konusu; dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla ilgili anayasa değişikliği hakkındadır” 

Siyasetin içler acısı durumu, bu espriden anlaşılmakta değil mi?

1 Kasım sonrası  hemen her gün yaşanan gerilim ve kavgaları izlemekten artık gına geldi. “Haklı çıktık” demeyi hiç istemezdim. Seçimler öncesi sürekli şunu söyledik; “hangi partiye oy verirseniz verin, 13 yıldır yaşanan suni kavga ve gerilim eksik olmayacak, Saadet Partisi’ne oy vermediğiniz sürece oyunuz boşa gidecek…”

    Yaklaşık 6 ay önce seçildiği halde kimselerin kendisinden bahsetmediği TBMM Başkanı İsmail Kahraman, laiklik ile ilgili konuşmasıyla artık herkes tarafından tanınıyor. Anayasaya geçici madde eklenerek, hakkında dosya bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının topluca kaldırılmasının tartışıldığı bu günlerde, Kahraman’ın son konuşmasıyla ”laiklik” kavramı tekrar gündeme girdi. Laiklik kavramı, Türkiye’de uzun yıllar inandığı gibi yaşama derdinde olan insanımızı sindirmek için etkin bir silah olarak kullanıldı. Din düşmanlığı adına atılan her adımın zemini “laiklik”  oldu. 

Genellikle anayasalar dönemlerinin gelişmelerinden etkilenen metinlerdir.  Moda deyimle, yükselen/yükseltilmekte olan trend her neyse, o gelişimin fikriyatı özenle anayasalara yerleştirilir.  Ancak anayasalar, tek başına bir şey ifade etmez; önemli olan o metinlerde ki ifadelerin yaşanıyor olmasıdır.  Dünya devletlerinin anayasalarının hemen hepsinde ve hatta BM gibi uluslar arası kuruluşların sözleşmelerinde “evrensel” ne kadar kavram ve ilke varsa hepsi yazılıdır. Eğer bu metinlerin tek başına bir anlamı olsaydı; yeryüzünde hiçbir insanın açta açıkta kalmaması, sömürülmemesi, insan haklarının ihlal edilmemesi, coğrafyaların işgal edilmemesi gerekirdi!.. 

Oysa metinlerden daha da önemlisi, o metinleri uygulayacak olanların durumudur. Metinleri tatbik edeceklerde adalet duygusu yoksa, o metinlerde milyon kez “adalet” kelimesi geçirin bir şey ifade etmeyecektir. Atalarımız boşuna söylememiş; “Kork Allah’tan korkmayandan…”

Mesele medeniyet meselesidir, o medeniyete sahip çıkma meselesidir; anayasaya yazılmış ya da yazılmamış bir kelime meselesi değildir. Daha önceki  İslam Devletlerinde yazılı anayasa metinleri yoktu. Son olarak da Osmanlı Devleti’nde 1800’lü yılların sonuna kadar bugünkü anlamda anayasa olarak kabul edilen yazılı bir metin yoktu. Ama gerek Osmanlı Devleti gerekse daha önce ki devletlerimiz, bölgelerine ve dünyaya uzun yıllar huzur-adalet dağıtan cihan devleti olmuşlardır. Neden? Temsil ettiği İslam Medeniyetine sahip çıktığı için. Ne zaman o medeniyeti sahiplenmekte ihmalkar davrandılar; dünyada karışıklıklar ve zulümler başladı, sonrasında da tarih sahnesinden çekildiler.

Türkiye Cumhuriyeti’nde ki anayasa sürecini de kısaca hatırlayalım:

* 1921 Anayasası: Türkiye Cumhuriyeti’nin dini İslam’dır. Çünkü bu anayasa, Kurtuluş Savaş’nın ruhunu taşır.

* 1924 Anayasası: Türkiye Cumhuriyeti›nin dini İslam’dır. Ulus devlet inşasının ürünüdür ama milletin o günkü iklimi gereği bu hükmün yazılması kaçınılmazdır.

* 1928 yılında İsmet İnönü ve 120 arkadaşının teklifi ile “Devletin dini İslamdır” ibaresi Anayasa’dan çıkarıldı ve Cumhurbaşkanı ile milletvekillerinin yaptıkları yeminlerde “Allah” üzerine yeminin yerine, namus üzerine ant içilmesi şekli kabul edildi.

* 1937 yılında ise laiklik ilkesi anayasaya girdi. 

* 1961 Anayasası’nda sol akımların dünya çapındaki etkisini görürüz; birey devletin önündedir.

* 1982 Anayasası ise bir taraftan bireye karşı devlet otoritesini pekiştirmiş, diğer taraftan da güçlenmekte olan sermayenin ürünü olmuş ve serbest piyasa ekonomisi, liberal düşünce ve paranın gücü için kapılar ardına kadar açılmıştır. 

Son söz; 

Sahi!...  Anayasamız hangi medeniyeti temsil ediyor, biz hangi medeniyeti yaşıyoruz?

Selam ve dua ile…

Bu yazı 1712 defa okunmuştur .

Son Yazılar